Gönderen: eesenkal | 03/02/2010

İşsizlik kapımı çalacak mı?

İşsizlik kapımı çalacak mı?

Diploma sahibi olmak hemen iş bulabilmek anlamına gelmiyor. İşverenler için yalnız akademik donanım yeterli değil. Ne mi arıyorlar? Alanında uzmanlık, kişisel gelişim için gerekli hobiler ve farklılık. İşte aradıkları bunlar…

İşsizlik oranının her geçen gün arttığı bir ortamda gençlerin zihnini en çok meşgul eden soru bu. Hemen hemen hepsi gelecekle ilgili hedeflerini belirlerken işsizliğin en az olduğu mesleklere yönelmeye çalışıyor. Son yıllarda ancak diploma sahibinin yapabileceği meslekler yani tıp, mühendislik, öğretmenlik, hukuk meslekleri gözde. Bunun yanında sanat ve spora ilgi duyan gençler ise yetenekleri doğrultusunda mesleklere yönelmekte. Aileler de artık eskisi gibi geleneksel düşünce yapısına sahip değil. Çocukları müziğe eğilimliyse müzisyen, spora eğilimliyse sporcu olmalarına karşı değil.

Artık devir “alanında en iyisini yapabilenlerin devri”.

Diploma sahibi olmak hemen iş bulabilmek anlamına gelmiyor. Bugün medyadan da takip ediyoruz. Diplomalı işsizler ordusu yetişiyor. Binlerce üniversite mezunu boş geziyor. İşverenler için yalnız akademik donanım yeterli değil. Her gün önlerine gelen yüzlerce CV arasından sadece birkaçını seçiyor ve onlarla görüşüyorlar. Ne mi arıyorlar? Alanında uzmanlık, kişisel gelişim için gerekli hobiler ve farklılık. İşte aradıkları bu.

Uzmanlık önemli. İşletmeciyim iyi pazarlamacı olurum demek yetmiyor. Neyi pazarlayacaksanız onun eğitimini almış olmanız önemli.  İlaç firmaları artık eczacıları pazarlamada tercih ediyor. Bilgisayar firmaları yönetici aradığında bilgisayar üzerine okumuş kişiyi tercih ediyor. Hukukta da hangi konuda uzmanlaşacağınız önemli, tıpkı doktorluktaki gibi.

Peki ya farklılık yaratmanın bir formülü var mı? Nasıl farklı olunur?

Bunun maalesef bir formülü yok. Fakat stratejik bir planlamayla hesaplar doğru yapılabilirse yolu var. Nedir bu plan?

Önce kişinin kendini iyi tanıması. Küçük yaştan itibaren gerek ailenin gerekse okul öğretmenlerinin gözlemleri ve yönlendirmesiyle kişi ilgi alanlarını tanıyabilir ve geliştirmeye başlayabilir. Yaş ilerleyip bir meslek seçmeye sıra geldiğinde ise genç tercihini bu yönde yapmalıdır. İlgi duyulan alanda ilerlemek isteyen kişi meraklıdır, araştırır ve sürekli kendini geliştirmeye açıktır. Her gelişim farklılaşmayı da beraberinde getirecektir. Tabii hobiler de mesleğini yürüten kişilere değişik bakış açıları kazandırır. Stratejik bilgisayar oyunlarına meraklı bir antrenör iyi bir planlamayla takımını başarıya ulaştırabilir, sanat eğilimli bir psikolog hastalarına değişik bir tedavi şekli uygulayıp farklılık yaratabilir. İletişimi kuvvetli, psikolojiye meraklı bir yönetici kurumunda değişik bir yönetim anlayışı yaratabilir.

Bu tür farklılıklar kişiyi iş ararken öncelikli bir duruma getirirken iş hayatında da kolay vazgeçilemez pozisyona getirir.

Bugün artık birden çok üniversite mezunu ve masterlı olmak, yurtdışında okumak, lisan bilmek, bilgisayar kullanmak işveren için yeterli nitelikler olmaktan çıktı. Eğitimciler ve aileler gençleri doğru yönlendirebilmek için dünyadaki gelişimleri, yeni iş alanlarını iyi takip etmeli, toplumun ihtiyaçlarını iyi irdelemelidir. Gençler ise istedikleri, severek yapacakları bir meslekte başarılı olabileceklerini bilmelidir. Başarı mutluluğu da beraberinde getirecektir.

Sevgili gençler unutmayın,  CV’niz sizin yalnız ilk iş yerinizi belirleyecektir. Sonrası size aittir. Kalıcı olmanız ya da ikinci işinizi belirleyecek etken artık sizin öz gelişimizdir.

Röne KASPİ


Gönderen: eesenkal | 03/02/2010

Eleştiri nasıl olmalı

Sosyal yaşamda ve iş ortamlarında yaşanan sorunların çok önemli bir kaynağı güven eksikliği nedeniyle açık ve dürüst iletişim kurulamamasıdır. İnsanlar gerçekleri söylediklerinde çoğu kez tepkiyle karşılaşmakta söylediklerine söyleyeceklerine pişman olmaktadırlar. Çoğu zaman da böyle bir endişe duydukları için açık ve dürüst iletişim kurmaktan, gerçekleri konuşmaktan.

Gerçekler çoğu kez görülmek istenmeyen gizlenen durumlardır. İnsanlar kendi eksik ve zayıf yönlerini görmek istemezler, bazen bunu kendilerinden bile gizlerler. Bunları inkâr ederler bir süre sonra buna kendileri de inanırlar. Diğer taraftan, kendilerini haklı, güçlü ve başarılı görmek ve göstermek için nedenler bulurlar ve bunları kanıtlayacak örnekler yaratırlar. Yaşadıkları durumları bu şekilde algılar ve yorumlarlar. Oysa çoğu kez karşıdaki kişi, yaşanan durumları ve kişisel özellikleri daha tarafsız bir gözle görmekte ve tarafsız olarak değerlendirebilmektedir.

Çoğu insan, görüş ve düşüncelerini açık ve dürüst olarak ilettiğinde bunun eleştiri olarak algılanacağını ve hoş karşılanmayacağını bilir. “İnsanlar eleştiriden hoşlanmazlar, özellikle bu eleştiri iş arkadaşlarından, aile üyelerinden, dostlarından, tanıdıklarından, tanımadıklarından ve diğerlerinden geldiğinde” şeklindeki bir söz aslında çoğu insanın eleştiriye açık olmadığını esprili bir şekilde özetler.

Çok yaygın olarak eleştiri, insanları rahatsız eden, bilmek ve duymak istemediklerini ifade eden bir iletişim biçimi şeklinde algılanır.

Oysa toplumsal ilişkilerde ve iş ortamlarında eleştiriye açık olmak, gerekli olduğu yerde ve zamanda eleştirmekten ve eleştirilmekten çekinmemek gerekir. Eleştiri kişisel gelişmenin ve başkalarını geliştirmenin etkili bir yoludur. Eleştirerek ve yapılan eleştirileri dikkatle dinleyip değerlendirerek neyin daha farklı yapılabileceğini, nelerin nasıl daha fazla iyileştirilebileceğini öğrenmek ve öğretmek mümkündür.

Şüphesiz, eleştirinin farklı etki yapan tarzları, türleri ve dozları vardır. Kişilik özelliklerine yönelen, başkalarının yanında rencide eden, kişinin beklemediği bir anda donup kalmasına neden olan, umutlarının heves ve heyecanının tükenmesine neden olan yıkıcı eleştiri, aslında eleştiriden çok art niyetli bir saldırıdır. Eleştiri, yıkmak, bitirmek ve yok etmek amacıyla yapılırsa saldırgan bir davranışa dönüşür ve büyük olasılıkla giderek tırmanan olumsuz bir çatışma sürecini başlatır.

Gerçek eleştiri, yol gösteren, destek sağlayan, moral ve ilham veren, yapıcı ve olumlu ifadeler içeren ve gerçek dostlar arasında olması gereken bir iletişim biçimidir. Böyle bir iletişim tarzına ortam yaratan ilişki anlayışı, sağlıklı bir eleştiri kültürünün oluşmasına bağlıdır.

Eleştiri kültürü, eleştirileri sağlıklı ve sürekli ilişki kurma ve bu ilişkiyi sürekli besleme anlayışı ile yapabilme becerisidir. Aynı şekilde, eleştiri kültürü iyi niyetli, yol gösterici, destekleyici, iyileştirici ifadeleri ve önerileri içeren mesajları sabırla, anlayışla dinleme ve bu eleştiriler doğrultusunda kendini değiştirebilme, geliştirebilme becerisidir. Bu kültürde önemli olan eleştiri yapan kişi değil eleştirilen konu, durum veya özelliktir.

Eleştiri kültürü, eleştirilerin hoşgörü, sabır, anlayış, etkili ve empatik dinleme, saygı ve nezaket temellerine dayalı olarak durumlar, fikirler ve konular üzerinde yapılmasını gerektirir. Kişilere ve kişilik özelliklerine yönelik eleştiriler çoğu kez dedikodu, suçlama, şikâyet, saldırı, duygusal taciz ve benzeri nitelikler taşır ve bunların eleştiri kültüründe yeri yoktur.

Prof. Dr. İsmet BARUTCUGİL

Gönderen: eesenkal | 01/02/2010

Baba oğul

Genelde kendimizi bilgili ve deneyimli, çocuklarımızı ise genç, deneyimsiz ve yol göstermeye muhtaç görüyoruz. Bizde azalan fakat onlarda alev alev yanan arzuyu, heyecanı, başarı ateşini önemsemiyoruz. Bizlerde çağdışı kalan ama onlarda taptaze olan bilgilere güvenmiyoruz. Böyle olunca da kendi halimize bakmadan onlara kendi düşüncelerimize göre dünyalar kurmak istiyoruz. Babaya direnemeyen veya babanın önerdiği yolu kolay ve risksiz bulan çocuklar bu yolu seçiyor. Ömür boyu kendinden başka insanlara bağımlı olan, özgüveni az, omuzları çökük ve ürkek bir yaşam sürdürüyorlar. Dünyada bugüne dek çok önemli servetler edinilmiştir. Fakat bunlardan üçüncü nesile kalanlar yok denecek kadar azdır. Şimdi bunu önlemek için işletmelerde ve servetlerde kurumsal bir yapı oluşturulmaya, miras kalan düzenlerin yönetimini, kazananların çocuklarına bırakmamaya çalışıyorlar. Çünkü serveti oluşturmanın acılarını çekmeden serveti sahiplenmek ve yönetmek başarılı olmuyor. Zengin babanın şemsiyesi altında gençler; girişim, mücadele, seçme, karar verme, risk üstlenme ve sorumluluk taşıma yeteneklerini geliştiremiyorlar. Çocuklarımızı çok koruyoruz, onlar sıkıntı görmesin, acı çekmesinler diye tüm olanaklarımızı seferber ediyor, üzerlerinde sera örneği bir koruma oluşturuyoruz. Yaşamın birçok gerçeği ile karşılaşmadan; soğuğunu, karını, fırtınasını görmeden serada yetişen domatesler gibi büyüyorlar. Bir gün yaşamın acı gerçekleri ile karşılaştıklarında hazırlıksız ve deneyimsiz yakalanıyorlar. Halbuki yaşamı öğreten, gösteren ve başarı yolunu açan acılardır. Acının göstereceklerini öğrenmenin tek yolu ise onu çekmeye razı olmaktır.

Çocukken en büyük hevesim ata binmekti. Fakat komşumuzda bir çocuk attan düşüp kolunu kırdığı için annem onu örnek gösterir, benim ata binmeme izin vermezdi. Ben de kırılabilecek bir kolun acısını çekmemek için ısrar etmezdim. Halbuki insan yürürken de düşüp kolunu kırabilir. Eğer her acıdan korksaydık, hiçbir şeyi öğrenemezdik.

Birkaç yıl önce bir tatil köyünde idik. Sahilde güneşlenirken sol tarafımızda tek çocuklu bir ecnebi aile, sağ tarafımızda ise yine tek çocuklu bir Türk aile vardı. Sol tarafımızdan hiç ses gelmiyordu. Anne ve baba kitaplarını okuyor, çocuk ise kendi oyuncakları ve kumlarla oynuyordu. Sağ tarafımızda ise gürültü büyüktü. Çocuk mu büyük mü oldukları belirsiz iki yetişkin ve şaşkın bir çocuğun bağırtıları vardı. Anne her şeyi çocuk şivesi ile konuşuyordu. Baba da zaman zaman buna katılıyordu. Bu gidişle çocuğun normal konuşma öğrenmesi herhalde pek olası değildi. Diğer yandan “Yapma, etme”, “kumlu elini gözüne sürme”, “pis topu tutma”, “kumlu karpuzu yeme”, “koşma”, “güneşe çıkma” gibi sert uyarılar ile “Et ye, sebze ye, süt iç yoksa büyüyemezsin” gibi sert tehditler ve “Hadi şimdi top oynayalım, gel denize girelim, sen düşersin birlikte koşalım” gibi öneriler gün boyu sürdü. Ailenin tatili ve yaşamı tümüyle 2 yaşındaki çocuğa endekslenmişti. Ne çocuk özgürdü ne de anne baba. Öğle vakti solumuzdaki ecnebi aile yemeğe gitmişti. Dönüşte çocuk elinde bir karpuz parçası kemirerek geliyordu. Çocuğun ayağı takıldı ve düştü, elindeki karpuz da kumlandı. Anne-baba hiç müdahale etmedi. Çocuk kendiliğinden kalktı, elindeki karpuz parçasını ağzına götürdü. Kum tadı alınca attı. Anne hiç konuşmadı, çocuk tüm deneyimlerini kendi başına yaşamıştı.

Tamamını Okuyun…

Gönderen: eesenkal | 20/01/2010

“Ben değişmem, ben buyum!”

“Ben değişmem, ben buyum!”

Abdurrahman Cerrahoğlu

“Ben değişmem, ben buyum” diyen kimse hiç değişmez. Çünkü değişmeye niyeti yoktur. “Ben değişmem, ben buyum.” sözü bir bakıma doğrudur. İnsanlar hiçbir zaman bütün bütün değişmezler.

Çok ciddi presten geçseler bile kendi hususiyetlerini hâlâ üzerlerinde barındırırlar. Yani üzümün şırası üzüm şırası olur.. kayısınınki kayısı şırası. Arpanınki de boza olur. Hepsi de sıvıdır, hepsinin ekşi, az buruksu tatları vardır. Birbirine benzerler ama yine de kendilerine ait bazı hususiyetleri vardır. İşte bu söz “herkes kendidir” manasına bir bakıma doğrudur. O kastediliyorsa, bu, insanın ruh haletiyle, psikolojik durumuyla alakalıdır.

Fakat, insanlar bütün bütün değişmez de değildir. “Hiç değişmez” derseniz peygamber göndermenin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. Çünkü onlar, potansiyel insanı mükemmel insan haline getirmek için gönderilmiştir. İnsanın içindeki bir kısım istidatları ateşleme, fitilleme maksadına matuf gönderilmişlerdir. Onlar, insanları terbiyeye tabi tutarlar. Rehabilite ederler. Böylece sadece dış görünüş itibariyle, zahiren insan görünen fertler hakiki insan haline gelir. Ama herkes kendi istidadı çerçevesinde kalır; kendi kemâlât arşına ulaşır; daha ötesine gidemez. Herkes bir ölçüde yine eskilerin heyüla dedikleri kaderî programa -kaderî çerçeve, kaderî kalıp demek daha uygun- göre şekillenir, ona göre kalır, değişmez ama belli ölçüde işe yarayacak hale gelebilir.

Tamamını Okuyun…

Gönderen: eesenkal | 20/01/2010

Bugün aslında ne yaptın?

Bugün aslında ne yaptın?

Hüsniye Güngör

Dürüst olun, her akşam evinize o ‘çok iş halletmiş hissiyle’ dönmüyorsunuz. Verimsiz başladığınız gününüzün ellerinizin arasından kayıp gitmesine izin vermeyin. İşte yöntemi…

Öyle günler vardır ki erken kalkar, öğle arasına kadar tonlarca iş yapar ve akşam eve döndüğünüzde önemli işlerin üstesinden gelmiş olmanın rahatlığını hissedersiniz. Ancak sandığımızın aksine böyle günler verimsiz geçen günlerin yanında bir elin parmaklarını geçmiyor. Üstelik yaz aylarının neden olduğu rehavet bu durumu hiç de kolaylaştırmıyor.

Belki yine öyle verimsiz bir günün tam ortasındasınız bir şeyler yapamamanın sıkıntısıyla internette gezinirken bu yazıyı buldunuz ve okuyorsunuz. Bu hala sizi bekleyen bir sürü küçük ama acil işi ertelediğiniz anlamına geliyor. Aslında günü kurtarmak için hala yapabileceğiniz bir şeyler olabilir. Gününüzün ellerinizin arasından kayıp gitmesine izin vermeyin. İster çalışıyor olun ister boşta, dolu dolu geçecek bir günün vereceği mutluluk için Pickthebrain.com adlı kişisel gelişim sitesinin önerileri dikkate değer…

1- Durun ve durum değerlendirmesi yapın
Böyle günlerde çoğu zaman reaksiyon moduna geçeriz. Panik bir halde konu üzerinde fazla düşünmeden gelen işlerin üstesinden gelmeye çalışırız. Bu çalışmak için etkili olmayan bir yöntemdir, çünkü günün sonunda daha cazip geldiği için nispeten önemsiz işleri yapmış olursunuz. Asıl işler ise bir gün daha ertelenmiştir.

Gününüzün elinizden kaydığını hissettiğinizde sadece beş dakikalığına hiç bir şey yapmadan durun. Outlook’unuzu, açık olan tüm dosyalarınızı kapatın, hatta tamamen bilgisayar ekranınızı kapatın. Bugün hangi işi sonuçlandırmak istediğinizi düşünün. Doğru yolda mısınız? Eğer değilseniz yanlışlık nerede ve işi yoluna sokmak için ne yapmanız gerekiyor? Bunlara odaklanın.

2- Önemli bir proje ya da işi seçin
Verimsiz geçen böyle bir günde durum değerlendirmesi yaptıktan sonra üzerinde çalışmak için bitirmek istediğiniz büyük bir işi seçin. Öyle bir iş seçin ki o gününüze anlam ve amaç kazandırsın. Örneğin önemli bir yazışma ya da e-posta gibi bugüne kadar sürekli ertelediğiniz bir işi seçebilirsiniz. Ya da bir süredir gitmeyi düşündüğünüz yeni bir kursa ya da seminere yazılmak için ilk adımı atarak kayıt formunu doldurun. Seçtiğiniz iş bir şekilde sizi önemli bir hedefe ulaştıracak bir şey de olabilir. Şirketinizin web sitesini online hale getirmek gibi…

3- Bir saat kadar sadece o işe odaklanın
Gün içinde ilerleme sağlamak için bir seçtiğiniz konu üzerine bir saate yakın odaklanmak yeterli olacaktır. Bir saat için o konu dışındaki her işi bir kenara bırakın. Bu zamanı sadece ve sadece önemli olan işinize konsantre olarak geçirin. O bir saat geçene kadar e-postalarınız da bekleyebilir çalan telefonlar da… Alarmınızı kurmanın da faydası olabilir. Eğer işinizin kapsamında yazı yazmak varsa yazı yazdığınız program dışındaki her şeyi kapatın. Outlook’unuz kesinlikle kapalı olsun ve hatta gerekirse bilgisayarınızın internet bağlantısını kesin.

4- Dikkatinizi dağıtacak her şeyden kurtulun
Seçtiğiniz işe kendinizi adamak için gerekli olan o bir saati bulmak adına mücadele etmeniz gerekebilir. Üretken bir gün geçirmek istiyorsanız dikkatinizi dağıtan her şeyden kurtulun. Bu belki de neredeyse mesai saatinizin sonuna kadar e-posta kutunuzu kapalı tutmanız anlamına gelebilir. Belki telefonunuzu sesli yanıt sistemine aktarmanız da gerekebilir. İş arkadaşlarınıza gerçekten acil olmayan durumlar dışında rahatsız edilmek istemediğinizi bildirin. Ya da eğer evden çalışıyorsanız ailenize rahatsız edilmeden çalışmanız gereken belirli bir zamana ihtiyacınız olduğunu açıklayın.

5- Üretken olmak için kendinize kafa tutun
Verimsiz olduğumuz bazı günlerin nedeni sadece eğlenceli şeylere teslim olmamız değildir. Dış etkenler tarafından da etkilenebilirsiniz. Belki de o güne ayarlanmış birçok toplantı, ailesel görevler ya da yapılması gereken birçok angarya olabilir. Daha üretken çalışabilmek için kendinizi elinizden geldiği kadar zorlayın. Bankada sıra beklerken işinizle ilgili aklınıza gelenleri not alabilir, evde yapmanız gereken angaryalar varsa onları yaparken sesli kitapları ya da podcast yayınları dinleyebilirsiniz. Bu gününüzün içinde biraz öğrenme katmak için en iyi yöntemlerden biridir.

6- Gününüzü gözden geçirin
Verimsiz geçen böyle günlerde vaktinizi ve enerjinizi kendinizi suçlu hissederek harcamayın. Aksine bunu en verimli olabildiğiniz şartları öğrenmek için bir fırsat olarak değerlendirin. Kendinize aşağıdaki soruları sorarak sadece 10 dakikada gününüzün nasıl geçtiğini gözden geçirebilirsiniz:

- İşler ne zaman rayından çıkmaya başladı? (geç kalktım, önce e-postalarım baktım vs. )
- İşimi bölecek hangi eğlenceye karşı koyamadım?
- Neyi farklı yapabilirdim?
- Odaklanmak için neyin yardımı oldu?

Gönderen: eesenkal | 20/01/2010

Düşüncelerinizi gözden geçirmek ister misiniz?

Düşüncelerinizi gözden geçirmek ister misiniz? 
AHMED ŞAHİNBazen düşüncelerimi kontrol etmek istiyorum.-Acaba doğru düşünüyor muyum? diye kendime sorular soruyorum. Çevremden telkin edilen görüşler isabetli mi, yoksa uydum kalabalığa diyerek mi düşünüyor, yaşıyorum?

Bu gibi sorular, doğru düşündüklerine inandığım maneviyat büyüklerinin davranışlarını incelemeye itiyor beni. İsterseniz düşüncelerine değer verdiğimiz İslam büyüklerinin anlayışlarına şöyle bir göz atalım. Dikkatimizi çekecek farklı bakışlar bulacak mıyız? Düşüncelerimizi düzeltecek değişik yorumlar görecek miyiz?

***

Tabiin’in büyüklerinden Fudayl bin İyad’ın (107 Mekke) çoğumuzun peşinde koştuğu tanınma, şöhret olma konusundaki düşüncelerini şöyle bir gözden geçirelim isterseniz. Birçoğumuzun can attığı şöhret olma konusuna nasıl bakıyor bir görelim. Diyor ki:

-Meşhur olmaya heves etme! Zira herkesin tanıdığı biri olmak mutlaka lehine değildir! Nitekim hiç kimsenin tanımadığı biri olmak da mutlaka aleyhine olmadığı gibi. Şunu unutma ki, Allah katında biliniyorsan kul katında bilinmeyişin kıymetini azaltmaz. Ama Allah katında değer verilmiyorsan kul katında şöhret olman da sana değer katmaz. Demek mühim olan, Allah katında tanınmak, Resulullah yanında itibar sahibi olmak. İsterse kullardan hiç kimse seni tanımasın, tek kişi de seni bilmesin. Tamamını Okuyun…

Gönderen: eesenkal | 16/01/2010

Siz gerçek Müslüman gördünüz mü?

MÜSLÜMAN olmak bir nimettir. Bir ayrıcalıktır. Ama aynı zamanda bir külfettir.
m
Sorumluluktur. Görev yüklenmektir. Örnek olmaktır. Son vahyi temsil etmektir. Muhammedi bir ahlakla ahlaklanmaktır. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.

Toleranslı olmaktır. Başkasının hatasını çok görmemektir. Çok olan hatasını abartmamaktır. Öz çocuğuna gösterdiği toleransı başkasının evladına da göstermektir.

Beyefendi olmaktır. Kaba, haşin, sert ve incitici olmamaktır. Gerektiğinde bir gül kadar narin ve nazik ve yine gerektiğinde bir cam vazo kadar kırılgan olmaktır.

Bencil olmamaktır. Her şeyi kendisine yontanın ahlakı, Makyavelist, egoist ve çıkarcı bir çizgi çizer. Bu çizgi Müslüman’la aynı karede buluşamaz. Nefsin bencil arzularına gem vuramayan Müslüman, Kuran’ın deyimiyle “şeytanına kelepçelenmiştir”.

Anlayışlı olmaktır. En basit örneğiyle, otobüste seyahat ederken, uçakta yolculuk yaparken kahkahayla gülmemeli, bağırmamalı, başkasını rahatsız etmemeli, etrafa nefret hissi vermemeli, başkasını tiksindirecek hiçbir tavır içinde olmamalıdır.

Adil olmaktır. Müslüman kendisi için istediğini başkasına da istemelidir. Kendisine uygun görmediğini başkasına reva görmemelidir. Hz. Ömer adaletini gözetmektir. Yanlış yapan, dolandırıcılık yapan kendi öz evladı bile olsa özel muamele gösterilmemelidir. Ayrıcalık tanınmamalıdır.

Düşmanın da hukukunu gözetmektir. Sevmediğini, tutmadığını, düşman gördüğünü meşru-gayri meşru her yolla sindirmemelidir. Düşmanı kendisinden emin olmayan Müslüman, El-Emin olan peygamberi temsil edemez. Müslüman, düşmanına karşı da adil olmalıdır. Onun hukukunu korumalıdır.

Haram kazanmamaktır. Helal düşünmek, helal kazanmak, helal harcamak ticarette kuşanılması gereken İslam ahlakıdır. Müslüman, kamuya, devlete veya garibana ait malı hile ve hurda yolla ucuza mal edemez. Ederse bu haram kazanç olur. Herhangi bir ihalede, mal alışverişinde, daha iyi ve temiz iş yapan insanların önünü kesmek için plan ve program yapamaz.

Sorumluluktur. Makamın hakkını vermektir. Makam, mevki ve sorumluluğu başkasının haksız kazancına merdiven yapmamaktır. Belki din, idarecilerin miras bırakmasına engel olmuyor ama bunu sınırlayacak işaretler verip işi vicdana bırakıyor. Hz. Peygamber miras bırakmamıştır. “Peygamberler miras bırakamazlar” diyerek idareciler ile sermaye ve mal biriktirme arasına (mücbir olmayan-şart olmayan) perde germiştir.

Temizliktir. İlk emirlerden biri “elbiseni temizle” olan bir dinin mensupları dışlarını, içlerini, kafalarını, hınçlarını, bencilliklerini, niyetlerini temizlemeliler. Şehirlerini, köylerini, evlerini, bahçelerini temizlemeliler. Bu kadar basit şeyler önemli mi? Evet hem de çok önemli. Çünkü dış görüntümüz, iç görüntümüzü ele veriyor. Şehirleşmemizde, altyapımızda ileri ülkeleri geçebiliyor muyuz? Hayır, çok gerideyiz. Peki niye, eksikliğimiz nerede! Onlardan daha az zeki değiliz herhalde.

Halkla eşit şartları paylaşmaktır. Halkı yoksul olan Müslüman idareciler lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamaz. Yaşarsa zalim bir idareci olmuş olur. Hz. Ömer, Mısır’a vali yaptığı Hz. Amr bin As’ın yaptırdığı görkemli köşkü yıktırmıştır. Bir adama tokat atan eski kabile reisi Cebele’ye kısas uygulamak istemiş ve gariban köylünün Cebele’ye tokat atmasını emretmiştir.

Medine halkının maddi yönden darboğazda olduğu kıtlık yıllarında halk yemek bulamıyor diye kuru ekmeğe talim etmiştir. Bir gün sofrasında zeytinyağı bulunduran Hz. Ömer, bir vatandaşın biz bu yağı da bulamıyoruz sözü üzerine zeytinyağını kendisine yasaklamıştır.

Müslümanlık hakkaniyet, adalet, temiz ahlak ve Kurani teraziye uymaksa bunları uygulamadan kámil Müslümanlık olamaz. Çünkü Müslümanlık başkasına vaaz ederken kendi kulağına pamuk tıkamak değildir. Kulaklar nasihat dinlemek için yaratıldı, iyi şeyler duymak için, dil iyi şeyler konuşmak için, göz iyi ve doğruyu görmek için. Ayak iyi ve temiz yola gitmek için ve nihayet eller temiz ve şaibesiz sermayeye, mazlum olan düşküne, mağdura uzanmak için yaratıldı. Hani bu organları bu amaçla kullanan, hani kulaklarının, gözünün, dilinin, ayak ve ellerinin hakkını verenler.

* * *

Hani Ya Rabbi, bu hayattan beni harama bulaştırmadan al diyen Müslüman, hani arkasını döndüğünde, en inatçı düşmanının-rakibinin arkasından gözyaşı döktüğü Müslüman. Hani eliyle, diliyle, kalbiyle, başkasına buğz-nefret etmeyen Müslüman. Ya Rabbi, bir göz açıp kapatacak bir süre zarfında bile nefsimin kucağına atma beni diyen Müslüman.

Hani Hz. Ebu Bekir sadakati, hani Hz. Ömer adaleti, hani Hz. Osman edebi, hani Hz. Ali cesareti, hani Hz. Bilal sevgisi, hani Ebu Zerr zarafeti, Hz. Aişe zekásı, hani Hz. Zeynep masumluğu. Hani nerede! O Müslüman’ı gösterin de arkasından koşayım. Peygamberimiz çağından mı geldin diyeyim de, başımı omzuna yaslayıp kokusunu içime çekeyim.

Nihat Hatipoğlu

Gönderen: eesenkal | 13/01/2010

İyimser adamın portresi

Alan Loy McGinnis, başarılı ve popüler bir psikoterapist. California’da kurduğu danışma merkezinin yönetimi dışında, kitaplar ve makalelerle insanlara ulaşmak, başlıca çabası.

i
“İyimserliğin Gücü” (Beyaz Yayınları) adlı kitabını kaleme almadan önce McGinnis insanda iyimser tutumun oluşması konusunda “bulabildiği bütün çalışmaları” okumuş. Bununla da yetinmeyip bine yakın biyografi taramış; çok sayıda başarılı insanın yaşamını, “iyimserlik” noktasında, çözümlemeye çalışmış.

McGinnis’in vardığı sonuç, çok net: İyimserliğin doğuştan gelen bir yetenek olmadığını zamanla öğrenildiğini düşünüyor McGinnis. Yani ona göre, iyimser ile kötümser arasındaki fark, yarım bardak suyun durumunu dile getirmek kadar “sıradan” bir bakış açısı farkına dayanmıyor.

Elbette McGinnis de “Polyanna’cılık” oynanmasını sevmiyor ve “saflık” ile “iyimserlik” arasına net bir çizgi çekiyor. Ama onu ilgilendiren, insanların “neşeli ve enerjik” bir yaşam tarzına sahip olabilmelerini sağlamak.

McGinnis kitabında, hayatta ne istediğini bilen bir eylem adamı olmanın akılcı tekniklerini aktarıyor bize. Ama bu arada, dikkat çekici bir kavram da geliştiriyor: “Kararlı İyimserler” . McGinnis’in geliştirdiği bu ilginç “insan türü”nün özelliklerini açıklamakta fayda var…

Kararlı iyimserlerin 12 özelliği, şöyle sıralanabilir:

1. Sorunlar karşısında bocalamazlar: Kendilerini “problem çözücü” olarak görür; çok sayıda seçenek aramaya yönelirler.

2. Kısmi çözüm aramaya önem verirler: Eylem adamıdırlar. Kesin çözüm uzak görünsede, konuya, bir noktasından dalar ve ilerlemeye çalışırlar.

3. Geleceklerini kontrol altına alabileceklerine inanırlar: Prensipleri, “gerçekle yüzleşmesini bil, gerek kalmadan değiştirir ve kendi yazgını başkalarından önce kontrol altına al” şeklinde özetlenebilir.

4. Sürekli olarak kendilerini yenilerler: Yeni ve özellikle de “umutlu” insanlar tanımaya entelektüel alışkanlıklarını değiştirmeye özen gösterir, böylece enerjilerini arttırırlar.

5. Düşüncelerinin olumsuz yöne kaymasını önlerler: Kendi düşüncelerini sürekli denetim altında tutar ve onların gerçekten kendilerine ait olup olmadıklarını kontrol ederler.

6. Takdir güçlerini geliştirirler: Teşekkür etmesini bilmek ve minnet duygusunu öğrenmek onlar için çok önemlidir.

7. Başarıları, önceden hayal etmesini öğrenmişlerdir.

8. Mutlu olmadıkları zaman bile neşelidirler.

9. Neredeyse sınırsız bir kapasiteleri olduğuna inanırlar: Birer Volkswagen motoru gibidirler; “çalıştıkça açıldıklarını” düşünürler.

10. Yaşamlarına, çok sayıda sevgi sığdırabilirler: Sevginin çeşitleriyle zenginleştirilmiş bir yaşamdan güç alırlar.

11. İyi haberler duymayı severler: İyi haber alışverişinden hoşlanırlar; “şikayet alışkanlığı” karşısından, şerbetlidirler.

12. Değiştiremediklerini kabullenirler: Esnek olma sanatı konusunda uzmanlaşmaya önem verirler.

Lütfü Tınç

Gönderen: eesenkal | 10/01/2010

Mizah Duygusu

ss
Yurtdışında lisans üstü çalışma yapmak isteyen öğrencilerim benden referans mektubu istiyorlar. Ben de bu referans mektuplarını seve seve yazıyorum. Genelde her okulun kendine özgü formları var. Bu formlarda öğrencilerin seçimini yaparken baktıkları faktörleri sıralıyorlar. Referans mektubunu yazan kişiden bu konulan faktörlere göre aday öğrenciyi değerlendirmesini istiyorlar. Boğaziçi Üniversitesinde ders verdiğim bölümün öğrencilerinden büyük bölümü de iş idaresi okullarında mastır yapmak istiyor. İş idaresi okulları kendilerini geleceğe yönetici yetiştiren kuruluşlar olarak görüyorlar. Bu nedenle de bir yöneticide bulunması gereken özelliklere göre seçimlerini yapıyorlar. Bu değerlendirmede kullanılan faktörler arasında neler var? Kişinin entelektüel becerisi, yazılı ve sözlü iletişim yeteneği, yaratıcılığı, olgunluğu, kariyer hedeflerinin açıklığı, başkaları ile çalışma yeteneği, liderlik becerisi çok yaygın olan faktörler arasında sayılabilir.
Son olarak doldurduğum “University of California Berkeley, Haas iş idaresi Okulu”nun formunda bir faktör ilgimi çekti. Başvuran adayın mizah duygusunun (sense of humor) değerlendirilmesi isteniyordu. İlgimi çekti. Bu yeni yıla başlarken de eğlenceli bir konu olsun diye bu konuda yazmak istedim.
“Sense of humor” ne demek? İngilizce sözlük bunu eğlenme ve eğlendirebilme kapasitesi diye tanımlıyor. Türkçe’ye de mizah duygusu olarak çevirebiliriz. Bir yöneticinin mizah duygusu olmalımı? Amerikalı bu sorunun cevabını olumlu verdiği için, iş idaresi okuluna öğrenci seçerken bu faktörü de kullanıyor.
Neden bir yöneticide mizah duygusu olmalı? Mizah ince bir sanat. Bir kişinin mizah duygusu olması kişinin çok da aptal biri olmadığını gösteriyor. Bir kere karşınızdaki kişinin yaptığı nükteyi algılayıp, anlayabileceksiniz. Nüktedeki ince kıvraklığı kavrayacaksınız, taşı gediğine oturtacaksınız. Bu bir zeka işi. Yöneticinin de aptal olmaması her yerde tercih sebebi. Bu nedenle de yöneticinin mizah duygusunun olması başka özelliklerinin bir dolaylı göstergesi.
Mizah iyi bir iletişim aracı. Yöneticinin iletişim becerisinin iyi olması gerekiyor. Karşısındaki insanlara sürekli mesaj veren birisi, yönetici dediğiniz kişi. Adı üstünde, yönetici. Yönetici, yöneten kişi demek. Yönetici bir işi bizzat kendisi yapan kişi değil, yaptıran kişi. İşi yaptırırken de işi bizzat yapacak kişilere bir sürü mesajlar verecektir. İşin nasıl yapılmasını veya nasıl yapılmamasını anlatan mesajlar. Özellikle de bir işin nasıl yapılmamasını anlatmakta mizah çok ince bir yol.
İş dünyası gül bahçesi değil. Günün her dakikasında bir şeyler ters gidebilir. Çabalar hep işin ters gitmemesi için hazırlıklı olmak yönünde olur. İmkanları göz önüne alıp tedbirli olacaksınız. Bu da bir stres kaynağı. İnsanlar hep kendilerini sıkmış bir biçimde bir şeyler bekliyor. Havada bu bekleyişin ağırlığı. Böyle bir ortamda yöneticinin bir nükte ile ortamı gevşetmesi olumlu bir davranış. Mizah, bir anlamda strese karşı bir aşı.
Yöneticide bir insan. Aynı stresli ortamda yaşıyor. İşler ters gitmesin derken kendini sıkan yönetici bakıyorsunuz çevresine stres taşıyor. Yönetici, insanlık kimliğini terk etmeğe başlıyor. Kendi kendine zarar veren bir yaratık olmaya başlıyor. Tüm sorunlar işi ve kendini gereğinden fazla ciddiye almakta yatıyor. Mizah işte bu noktada çok yararlı bir araç. Yönetici kendini de rahatlatabilmeli. Kendini rahatlatabilmede mizah, özellikle de kişinin kendisine dönük mizah anlayışı çok yararlı bir araç. Kişi kendisiyle alay edebilmeli. En onulmaz bir ortamda bile gülünebilecek bir taraf bulabilmeli. Bunu bulmak demek, olaya değişik bir perspektiften bakmak ve böylece mevcut stresli ortamın dışına çıkabilmek demektir. Yönetici bu yöntemle sağlıklı düşünme ortamına dönmektedir.
Dr. Uğur Tandoğan

Gönderen: eesenkal | 07/01/2010

ASLANLAR ve ÖKÜZLER

s
Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış.
Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları… Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye…
Öküz dediğin de öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya
toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları…
Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı: “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor” demiş aslanlardan birisi…

“Evet” diye tasdik etmiş diğerleri… “Nereye gideriz” diye düşünürlerken, “Bir dakika” diye bir ses duymuşlar gerilerden… Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa… Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz… Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi…” İnanmamış kimse ona ama “Haydi bir şans verelim ne çıkar” diye düşünmüşler…
Topal aslan elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına…

Öküzlerin lideri olan boz öküz sormuş ne istediğini…
Topal aslan; “Saygıdeğer öküz efendiler” diye başlamış lafa:
“Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik… Evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden… Onun rengi gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor… Onu gördüğümüzde ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz…

Bunların hepsi sarı öküzün suçu… Verin onu bize, siz kurtulun biz de barış içinde yaşayalım!..” Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş… Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife… Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü… Zavallı sarı öküz teslim edilmiş aslanlara…

Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki!..
Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerekliymiş bu…
Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış… Huzur içinde geçer olmuş günleri… Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra… “Acıktık” demişler bir gün.. Topal aslan boz öküzün yanına giderek “Selam” diye girmiş söze: “Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz…

Yalnız buraya bunu söylemek için gelmedim… Büyük bir problemimiz var!..” “Nedir?” demiş boz öküz merakla…
“Şu sizin uzun kuyruklu öküz” demiş topal aslan ve devam etmiş:
“Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor… O kuyruğu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor…

Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz… Gelin verin onu bize bu mevzuu burada kapatalım… Eskisi gibi barış ve huzur içinde iki taraf da hayatını sürdürsün…”
Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla…Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan… Hepsi de “Verelim gitsin” demişler… İstişare daha da kısa sürmüş bu defa… Dışlamışlar uzun kuyruğu sürüden…

Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara… Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar… Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar, alabildiğince güçlenmişler… Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler…Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış… Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış; “Verin bize bu öküzü sonra karışmayız” derlermiş sadece… Zavallı öküzlerin “Hayır” diyebilecek güçleri kalmamış… Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde… Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona… Bir gün kalanlar bir araya toplanıp durum değerlendirmesi yapmışlar. Öküzlerden biri: “Ne oldu bize, oysa ne kadar da güçlüydük aslanlara karşı. Bu savaşı ne zaman kaybettik?” diye sormuş ortaya.

“Biz bu kavgayı ” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek; “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik !

Anonim

Eski Gönderiler »

Kategoriler